Aikijutsu ve Jujutsu

Bir milyon yıl önce, dünyanın ilk insanı oturdu, yemeÄŸini yedi; sonra dünyanın ikinci “Homo Erectus” unun kafasına bir taÅŸla vurdu ve yemeÄŸini aldı ve böylece 800cc’lik beyin dokusunun ezilmesiyle ego ve kendine hükmetme kavramı ortaya çıktı.
Daha sonraki bir milyon yıl boyunca bu kişisel zıtlaşma teorisi “çabuk ve faydalı sonuçlar almak için kuvvetin doğrudan uygulanması “fazla değişmedi. Her nasılsa herhangi bir yerde herhangi birisi farklı bir fikir ortaya attı. Kuvvetin dolaylı olarak uygulanması. Sabır ve mantık gerektiren bu teorinin sonuçları doğru uygulandığında daha az güçle daha etkili sonuçlar verdi.
Bu baÅŸarılar daha derin araÅŸtırmaları tetikledi. Yeni tekniÄŸin en büyük sorunu çok zor olmasıydı. Kaba bir silahın kafaya vurulmasıyla kuvvetin doÄŸrudan uygulanması gayet iÅŸlevselken; kuvveti dolaylı uygularken çok fazla dikkat ve sabır gerekiyordu. Daha sonraki yüzyıllarda ve bin yıl boyunca, planlı olmasa da ÅŸansla bazı baÅŸarılar elde edildi. Kuvvetin direk uygulandığı metoda göre, bu yeni dolaylı teknikler adeta büyülü gibiydi. Bundan sonra jujutsu olarak adlandıracağım birçok dolaylı teknik yazılı tarih öncesine dayansa da, iç yapısı ve geliÅŸtirilmesi üzerine derin çalışmalar için görece olarak daha yerleÅŸmiÅŸ ve daha barışçıl bir toplum yapısı oluÅŸması gerekiyordu. Bu gecikme zaman yetersizliÄŸinden – araÅŸtırmalara göre klasik bir avcı toplumda bir avcının haftalık çalışması 7 saatti ya da ihtiyaç duyulmadığından deÄŸildi. Aktif bir savaşçı bariz olarak elde edebileceÄŸi bütün avantajlara ihtiyaç duyardı. Teknik geliÅŸimde ki gecikmenin sebebi ihtiyaç duyulmaması ya da zaman azlığından deÄŸildiyse neydi? Medeniyet beraberinde üretimi getirir ve barışçıl bir medeniyette üretimde miktar ve çeÅŸit artışı olur. Aynı zamanda, yeni ve daha iyi malların oluÅŸmasıyla, insanda bu yeni malların en iyisine ve fazlasına sahip olma isteÄŸi oluÅŸur. Bu istek “statü” kelimesine yeni bir anlam kattı.
İlkel ve vahşi bir kültürde, statü kas gücüyle kazanılır. Yaşlı birey de uzun süre hayatta kalabildiği için bir statü sahibidir. Kültür daha medenileştikçe, mühendislik ön plana çıkar, yeni şeylere ihtiyaç vardır ve mühendis onları oluşturur. Medeniyet geliştikçe, asker ve mühendis herhangi bir yardımcıdan daha çok önem kazanır. Artık o bir üretici ya da koruyucu değildir, sosyal bir öneme sahiptir.
Konfüçyüs ve Lao Tsu’nun öğretilerinin Japonların Jujutsu tarzı sanatları Çin ve Okinawa tarzı vuruÅŸa dayalı tekniklere tercih etmesinde göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir rol oynamasına raÄŸmen, Japonya’daki Tokugawa döneminin de en az bu öğretiler kadar bu tercihte etkisi olmuÅŸtur.
Her zaman söylenen ” tarih çalışmaları çoÄŸunlukla askeri tarihten ibarettir” lafı hiçbir yerde Japonya’dan daha fazla doÄŸru deÄŸildir. Her zaman savaşçılar var olmuÅŸtu ve her zaman en az birkaç tane, savaşçılardan oluÅŸan devlet olmuÅŸtu. Fakat Japonya, beÅŸyüz yıl boyunca yoÄŸun bir savaşçı etkisi altında yaÅŸadı, bunu üçyüz yıllık bir savaşçı yönetimi takip etti. Bu durum savaşçılığın fiilen ve kanunen bir kast olmasına sebep oldu. Statünün, devam etmesi için korunması gerekir ve buda ciddi bir ÅŸekilde olmalıdır. Sıradan insanlar vurur, bu yüzden vurmak Samuraylara göre deÄŸildi. Onlara, kendilerini kitlelerden farklı kılacak bir metod gerekliydi ve Jujutsu teknikleri bunu saÄŸladı. Daha önce bahsedildiÄŸi gibi; doÄŸru uygulandığında büyülü gibi görünür ve teknikleri uygulayan insanı kitlelerden üstün kılar. Tokugawa dönemi, savaşçılara bu tür sanatları çalışmaları ve geliÅŸtirmeleri için gereken zaman ve sosyal statüyü saÄŸlamıştı, sonuçlar onlarında hayallerinin ötesindeydi.
TekniÄŸin karmaşıklığı güç kullanmadan kontrol saÄŸlıyordu. Efsaneye göre; Minamoto Yoshiie’nin kardeÅŸi Shinra Saburô Minamoto Yoshimitsu (1057-1127) atemi ve kansetsu vaza tekniklerinin derinliklerini savaÅŸta ölen askerlerin cesetleri üzerinde çalıştı.(atemi waza = hayati noktalara yapılan vuruÅŸ teknikleri, kansetsu waza = eklem kırış teknikleri) Aynı efsane Yoshimitsu’nun bir örümceÄŸin avını ağında yakalamasını izleyerek aydınlandığı da söyler.
Öğretileri daha sonra Minamoto ailesinin Takeda koluna aktarılır ve bugünün “aikido”sunun çekirdeÄŸini oluÅŸturur. Aktarılan sadece bir grup teknik deÄŸildi. En azından aynı oranda önemli olan yöntem bilgisiydi. “Uygun teknik, bilimsel araÅŸtırmayla ortaya çıkar.” Jujutsu teknikleri Yoshimitsu’dan öncede vardı ve o öldükten sonrada var olmaya, geliÅŸmeye devam etti. Eklem manevraları; hiç bir savaÅŸ sanatında, Takeda evinin geleneksel sanatında olduÄŸu gibi derinlemesine çalışılmamıştır. DiÄŸer stillerde, doÄŸru ve baÅŸarılı olarak yapılan teknikler tatmin edici bulunsa da, Takeda sanatında bilimsel araÅŸtırmaya dayalı bir gelenek vardı. Yediyüz yıl boyunca, sayısız öğrenci her tekniÄŸi en ince detayına kadar çalıştı. Sonuçlar en iyi Morihei Ueshiba nın Daito-ryu’dan bahsederken ki sözleriyle açıklanabilir : ” birçok tekniÄŸi var ve teorisi çok derin.”
İnsan vücudunda sınırlı sayıda hareketi yaratan, sınırlı sayıda kas ve sınırlı sayıda kas-kemik baÄŸlantısı vardır. Bu gerçek ışığında; insan vücudunun belirli yönlerde uygulanan kuvvetlere karşı dayanamayacağı açıktır. Bu yönlere doÄŸru enerji uygulayarak, çok az bir güçle bir insanın kontrol altına alınabileceÄŸi keÅŸfedildi ve daha da ileri giderek, belirli ÅŸekillerde, insanın kendi ağırlığının karşısındakini kitleyebilmesi için gereken enerjiyi saÄŸladığına varıldı ve bu da jujutsunun bir dalı olan “gölge kitlemeleri” kage-osae olarak bilinen tekniklerin keÅŸfini saÄŸladı.
Güç harcamadan yapılan kontrol zihnin gelişmesini sağlar.
Bu geliÅŸmiÅŸ savaÅŸ tekniklerinin fizyolojik faydaları açıktır: az güç gerektirdiÄŸi için yaÅŸlı bir daimyo(feodal lord) genç bir savaşçıyı fiziksel olarak kontrol edebilir ve bu da daimyo’nun statüsünün korunmasıdır. Teknikleri yapmak için gereken tecrübe ve kesinlik için yıllarca çalışılması gerekliliÄŸi genç savaşçıların gerekli fiziksel prensipleri bilseler bile teknikleri yapabilmelerini imkânsız hale getiriyor ve buda daimyo’nun statüsünü daha korunaklı kılıyordu. Teknik mükemmelliÄŸe giden yolda ilginç birÅŸey oldu. Vücut bir tekniÄŸi çok az bir güç harcayarak ya da hiç güç harcamadan yapabilir hale geldiÄŸinde, teknikte gereken zihinsel eforda oransal bir azalma olduÄŸu ortaya çıktı. Zihin farklı ÅŸeyler düşünebilecek ÅŸekilde özgür kaldığında dikkati düşmanın üzerine deÄŸil de düşmanın ötesine yoÄŸunlaÅŸtırmanın çok daha güçlü bir teknik yarattığı ortaya çıktı. Bu durum aiki-jujutsu olarak adlandırıldı. Aiki kelimesi “bir olan ruhlar” olarak tercüme edilebilir. Aiki kelimesinin kullanılması saldıranın ve savunanın ruhlarının; eÅŸitlik üzerine deÄŸil fakat savunanın, saldıranın zihninde tam bir kontrole sahip olduÄŸu bir ÅŸekilde birleÅŸtiÄŸi anlamına gelir. Savunan artık rakibinin vücudu üzerindeki mutlak kontrolü yeterli görmüyor, onun ruhunu kontrol ediyordu. Bu tamimiyle nüfuz sahibi bir insanın bu nüfuzu koruması için gereken ÅŸeydi.
Zihnin yukarıda bahsedilen gelişmesi aikijutsu ve jujutsuyu birbirinden ayıran ilk önemli noktadır. Zihin; teknik ve bu tekniğin saldıran üzerindeki etkisine yoğunlaştığı sürece yapılan şey jujutsudur.
Zihnin gelişmesi benliğin yokluğuna götürür.
Ben kavramını yaratan, kiÅŸiliÄŸin sayısız öğelerinden biri olan ego; insanın varlığında merkezi bir noktadır. Tepki ya da kendiliÄŸinden olsun insanın her türlü hareketi bu noktadan çıkar. İnsanların büyük çoÄŸunluÄŸu kendisinden baÅŸka birÅŸeyi düşünmez, her türlü hareketi ve tepkisi bencilliÄŸinin bir fonksiyonudur. Zihin ki nobashi ile serbest kaldığında, kendi kendinin farkındalığını da kaybeder ve bu da bensiz bir varlık yaratır. Durum hakkında kendi kiÅŸisel fikirlerine göre öznel davranmak yerine durumun gerektirdiÄŸi ÅŸekilde nesnel davranabilen bir insan yaratır. Ortaya çıkan zihin durumuna “mushin” denir.
Çok bilinen bir Zen öyküsünde ÅŸu sorulur: ” EÄŸer ormanda bir aÄŸaç devriliyorsa ve onun sesini duyacak hiç kimse yoksa hala ses var mıdır?” Aynı soruyu bensizlik kavramına uyarlarsak ” EÄŸer varsan ve bunun farkında deÄŸilsen hala var mısındır?” İleri düzey aiki-jujutsu çalışanlar bu soruya büyük bir hayır derler çünkü onlar bahsettiÄŸimiz anlık benlik yitimini tecrübe etmiÅŸlerdir. Bir teknik kazara da olsa mükemmele yakın yapıldığında, her zaman anlık bir benlik yitimi oluÅŸur.
BoÅŸluÄŸa benzer bir bensizlik.
BirÅŸeyiniz var iken onu atın ve geriye bir boÅŸluk kalır. Saldırıya fiziksel mücadeleyle karşılık verecek biri yerine, benliÄŸini kaybetmiÅŸ biri tarafından kontrol edilmenin çok daha ezici bir etkisi vardır. Tıpkı karanlıkta merdiven çıkarken, olmayan bir basamaÄŸa ayağını uzatıp ta sendelemek gibi, saldıran da tekniÄŸin içine düşer. Sonuç Aikido Åžakası olarak nitelenen, saldıranın ne olduÄŸunu anlayamadığı, sinirlendiÄŸi ve haline güldüğü bir durumdur. Çok eski efsanevi haritalarda ” Ejderhaların yaÅŸadığı yerler” i gösteren simgeler bulunur. BoÅŸluk olma, benliÄŸini yitirme üzerine araÅŸtırmalar da buna benzer sonuçlara vardı.
Bensizlikten, boÅŸluktan gelen kuvvet.
BenliÄŸin farkındalığı varlığın bilincine ulaÅŸtırır. Bu bilinç, bilinçaltı olabilir, fakat insanın her zaman farkında olacağı sınırlar yaratır. Yapabileceklerinin sınırlarını bileceÄŸi için, bu sınırları aÅŸmayı denemeyecektir. Bensizlikte, bu tür sınırlamalar yoktur ve sonuç olarak enerji sonsuzdur. Bu yeni güç kaynağı, nefes gücü (kokyû-chikara) olarak adlandırıldı çünkü insanın esrarengiz bir kaynaktan güç solurmuÅŸ gibi, fiziksel kabiliyetlerinin ötesine geçmesini saÄŸlıyordu. DoÄŸada ki besin zincirinde yukarıya çıkıldıkça, enerji yoÄŸunluÄŸu daha da artar, bu yüzden bir otobur tüm gününü otlanarak geçirirken, etoburların haftada bir ya da iki kez beslenmesi yeterlidir. Japonlar, tüm canlılarda bulunan bu yaÅŸam gücüne “ki” derler. “Ki” bir varlıkta kabul edilen sınırlardan da fazla yoÄŸunlaÅŸtığı zaman “kiai” olarak adlandırılır.”Ai” ; ai fiilinin baÄŸlaç kökünün burada “birleÅŸmek” anlamına gelmediÄŸine dikkat edilmelidir; “ai” nin bileÅŸik bir kelimede ikinci parça olarak kullanılması vurgu yapmak içindir. Kiai bu yüzden “birleÅŸmiÅŸ ruh” yerine “ruh” olarak tercüme edilmelidir. BenliÄŸin bensizliÄŸi; bir çeliÅŸkidir. Benlik kavramından kurtulmuÅŸ bir varlık, elde edebileceÄŸi gücü idrak ettiÄŸinde, hayata bakış açısı tamamen deÄŸiÅŸir. Bu farkındalık nasıl mümkündür? Bu sorunun cevabı, mutlak gerçeklik kavramında; Taocu felsefede yatmaktadır. Bu kelimelerle ifade edilecek rasyonel bir bilgi deÄŸildir, bu akla aykırı Zen farkındalığı; sadece tek elle yapılan alkışlamayı anlamaktır.
Bu tür ifadeler, okurun yeterli çalışmadan sonra anlayabileceÄŸi ÅŸeklinde çekici hale getirilebilecek bir tür kaçış, filozofik uydurma, anlaşılmaz teknik dil, fiziksel kabiliyetleri mistik çaÄŸrışımlarla doldurmak için kullanılan yabancı terimler gibi görünse de, Takeda sanatının çekirdeÄŸini oluÅŸturan bilimsel araÅŸtırma geleneÄŸi unutulmamalıdır. Anlatım gizemli gelebilir, fakat sonuçlar bilimin; “tekrar edilebilir ve ölçülebilir” olabilme ÅŸartını saÄŸlar. Güç “kiai”yi oluÅŸturur, “kiai” de “aiki” yi.
Evren etki tepkinin bir ölçütüdür. KiÅŸisel savaÅŸ evreninde, bu etki ve tepki kafaya kaba bir silahla yapılan basit bir vuruÅŸla baÅŸlar, “aiki” ile biter. “Aiki rakibi tek bir bakış, hareket ile etkisiz hale getirmektir” sözleriyle Takeda Sôgaku Minamoto Masayoshi (1860-1943) bunu açıklar.
KiÅŸi, bu basamaklarda yükselince, “jujutsu” dan “aiki-jujutsu” ya, “aiki-jujutsu” dan “aiki-jutsu” ya ulaşınca kendisinde bir güç yaratır. Bensizlikten gelen, saldırıyı henüz gerçekleÅŸmeden engelleyebilen bir güç. Bilimsel olarak ölçülemediÄŸi halde, bilimsel metodlar kullanılarak yaratılmış olan bu güç, bir kez hissedildi mi yok olması söz konusu deÄŸildir. Aiki olmak, çok ve çekici dayanılmaz bir tecrübedir. Karşısındakine mani olmaya çalışır, fakat yumruk havaya kalktığında garip fakat güçlü bir boÅŸluÄŸa dönüşür ve zayıf ses fısıldamaya devam eder “Ejderhaların yaÅŸadığı yer”…
Ahlak ikilemi.
Aikinin fiziksel eğitimin son noktası olarak çalışılması sadece Daito-ryu ve türevleriyle sınırlı değildir, özellikle kılıç sanatları olmak üzere, birçok diğer sanatta buna ulaşmaya çalışır ya da en azından kabul eder, fakat sadece Takeda ailesinin gizli sanatında (hijutsu=gizli sanat) aiki üzerine çalışmalar bu kadar titizlikle yapılmıştır. Öğretinin sonuçları; askeri bir diktatörlük için tahmin edilemez bir değerdeydi. Yöneten kast; alt sınıfların ölüm ve yaşamlarına karar verme hakkına sahipti ve toplumun büyük bir kısmı insan olarak sayılmıyordu, böylesine vahşi ve sınırsız bir enerji 20. yüzyılda bir ahlak ikilemi yarattı. Nesnel bir değerlendirme açık bir şekilde bu tür felsefi bir ikilem yaşayan insanın aiki olamadığı sonucunu doğurur, benliğini yok edebilmiş bir insanda ahlak yoktur çünkü ahlak bir bireyin davranışlarının, diğerlerini nasıl etkileyeceğinin farkında olmasına bağlıdır. Bununla birlikte aiki yolunda büyük ilerlemeler kaydedebilmiş insanlar da bu sanatın yarattıklarıdır.
Bunun da en iyi örneÄŸi Morihei Ueshiba(1883-1969)dır. Ueshiba’nın Daito-ryu bilgisi ve yüksek fiziksel seviyesi Deguchi Onisaburo’nun kendisini Omoto Tapınağında ders vermesi için davet etmesini saÄŸlamıştı. Ortaya atılan; Ueshiba’nın eÄŸiteceÄŸi öğrencilerden oluÅŸacak bir ordunun din yayma amacıyla kullanılacağı iddiası çok yersizdir. Tapınakta yaÅŸamaya baÅŸladıktan sonra bu yeni din Ueshiba’yı çok derinden etkiledi. Omoto-kyo dinine yakında bir “ütopya” geleceÄŸi inancı hakimdir ki bu da çiftçi bir ailenin bireyi üzerinde dayanılmaz bir çekiciliÄŸe sahiptir. Sonuç olarak, bu öğretiler kısa sürede Takeda gelenekleriyle kaynaÅŸtı ve ortaya birbiriyle çeliÅŸir gibi görünen, bensizlik kavramından gelen güç ve evrensel bir ahlak anlayışını birleÅŸtirdi. Ueshiba’nın amacı Aikido; kiÅŸinin bensizlikle elde ettiÄŸi etrafını tamamen kendi kontrolüne veren sınırsız güç yerine, kiÅŸinin hareketlerinin ütopik bir idealle harmoni haline getirmesidir. Bu açıdan bakıldığında Aikido, temelde yapılan bir düzenleme olarak düşünülebilir: saf sanatın getirdiÄŸi psikolojik gücün sınırlandırılması ve yeni bir hedefe yönlendirilmesi; bir kiÅŸinin durumunu düzeltmek yerine tüm toplumun durumunu düzeltme hedefine yönlenmesi.
Ahlak olarak bakıldığında Aikido, Aiki-jutsu ya göre çok üstün olmasına rağmen, bu doğal sınırlandırma kimi insanlara rahatsız edici gelebilir. Gerçekten de birçok insan eski olma ve kaliteyi karıştırarak daha eski olduğu için eski yolu izlemeyi tercih ediyor. Kimisi de sınırsız gücünün çekiciliğine kapılıp bu yolu tercih ediyor. Ahlak tartışmasını yaparken, aiki tekniklerinin hiçbirşey yapmayıp karşımızdakini de hiç birşey yapmamaya zorlayarak sorunu çözmek olduğunu unutmamalıyız.
Sonu olmayan yol.
Birçok kez katledilmiş; Temel Jujutsudan, saf Aiki’nin ruhani dünyasına kadar olan uzun bir yol. Kimisi kafaya basit bir darbe vurmaktan öteye gidememiş, kimisi bir kaç adım daha atıp kendisini yolda kaybetmiş. Fakat sihir hala orada. Öyle bir sihir ki, bir kez yaşandı mı, çok ufak bir an için bile olsa, kişiyi ipekten bir ağla tuzağına düşürür.
Yolun sonu nerede? Bu sorunun cevabını ancak her insan için kendisi için bulabilir. Henüz amacı görebilecek kadar yol alamamışlar, amaca ulaÅŸmış ve kaybolmuÅŸ olanlar… Mükemmel bir aiki ustasının ilahi tekniÄŸi, bir kılıcın altına yatıp kafasının kesilmesini beklerken ölümü ve olacakları umursamamaktır. Böyle bir ustanın kafasına kılıç darbesi vuracak bir insanı hayal etmek bile zordur…
Bu yazı Fredrick John Lovret tarafından yazılmış, Erinç Karatoprak tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

















